'Enflasyonu düşük tuttuk diyerek üreticinizi kaybediyorsunuz'

1 yıl önce eklendi 47 defa görüntülendi
‘Dereden Tepeden’ programına katılan ÇOMÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Baytekin, ‘Türkiye Tarımı’ konusu üzerinde fikirlerini paylaştı. Baytekin, geçmiş yıllardan bugüne ülkede gerçekleştirilen tarımla ilgili bilgiler paylaşarak, fiyatların düşmesi için yapılabilecekleri anlattı. Baytekin, özellikle son zamanlardaki durum hakkında, “Eğer dışarıdan ucuz ürün girdi,  enflasyonu düşük tuttuk diyerek üreticinizi kaybediyorsunuz. Uzun vadede, üreticinizin sağlıklı bir şekilde refah seviyesini yükselterek, üretime devam etmesi gerekiyor. Bunun başka bir yolu yok” ifadelerini kullandı.   Tarım uzun soluklu uğraşlar gerektiren bir sektördür. Gıda üretiminde süreklilik ve gıda güvenliği her ülkenin öncelikli olarak kendi sektörünü beslemek zorundadır. Bu zorunlulukla ilgili olarak gıda stoklarını belli düzeylerde tutmaya çalışır. Fakat küreselleşme gibi hareketler 20 yıldan bu yana önemli mesafeler kat etti. Artık dünyanın neresinde yetiştirilirse yetiştirsin, farklı bir bölgede tüketim alanı oluşabiliyor. Bu anlamda dünyada üretilen tarımsal ürünlerin, kat ettiği mesafeler de sürekli artıyor. Örneğin, mısırın tüketim alanına ulaşacağı mesafe ortalama 3 bin kilometre civarında. Dünya Gıda Tarım Örgütü aslında buna karşı çıkıyor, yerinde tüketimi özendirmeye çalışıyor. Brezilyada soya, mısır yetişiyor Çin’e geliyor tavuk eti oluyor, tavuk eti başka bir dünya pazarına gidiyor. Böyle geniş ve uzun mesafeler kat eden gıdanın, fosil yakıt tüketimini de arttırdığı; dolayısıyla bunun önüne geçmenin daha çok yerinde tüketim odaklı bir program yapılması, gıdanın yerinde değerlendirilmesiyle fosil yakıt tüketiminin de azaltılacağına dair tespitler var. Ama netice itibari ile bütün ülkeler, ürettikleri gıdanın fazlasını uluslararası pazarlarda değerlendirmeye çalışıyor” ifadelerini kullandı.   “TARIMSAL ÜRETİMDE FONKSİYONUN ZAYIFLAMASI BİRÇOK ÜRÜNDE DIŞA BAĞIMLI HALE GELDİ” Baytekin, “Türkiye’nin tarımsal geçmişine bakacak olursak, cumhuriyetin eni kurulduğu yıllarda 13 milyon nüfus vardı ve yaşlılar, kadınlar, çocuklar bu alanları işliyorlardı ve 13 milyonu beslenebileceği kadar ürün üretiyorlardı. Nüfusun yine yarıdan fazlası köylerde yaşıyordu. O dönemde kendi gıdanı üretme felsefesi baskındı. Ancak zaman içerisinde nüfusun artması, meralardan yeni tarım alanlarının kazandırılması neticesinde işlenen alan miktarı günümüzde 24 milyon hektara çıktı. Bunun her yıl 5 milyon hektarı nadasa bırakılıyor ama 3-10 milyon hektar bitkisel üretim gerçekleştiriliyor. 1970’li yıllardan 80’li yılların ortalarına kadar Türkiye kendi kendine yetebilen, 5-6 ülkeden biri olarak nitelendiriliyor. Zaman içerisinde nüfusun artması, tarımsal üretimde fonksiyonun zayıflaması, nüfusun yaşlanması, ekilmeyen arazi miktarının artması nedeniyle Türkiye tarım ürünlerinde birçok üründe dışa bağımlı hale geldi” diye konuştu.   “TÜRKİYE’NİN BU KONUDA DAHA DİKKATLİ OLMASI GEREKİYOR” “Türkiye’nin bir süredir izlediği bazı politikalar var. Bu hammaddeyi alıp, işlenmiş ürüme çevirip ihraç etmek gibi. Un, makarna ürünlerin ihracatını yapıyor” diyen Baytekin, “Bunları bir araya getirdiğimiz zaman, halihazırda bizim iç piyasada tükettiğimiz unun da ithal buğday kaynaklı olduğunu görebiliyoruz. Çok sayıda un sanayici, buğday işlemede ithal buğday kullanıyor. Yerli üretim çeşitlilik yüksek olduğu için, küçük alanlarda üretilmiş, karışık buğday ürününü kullanmak istemiyor. Türkiye’nin buğday ithalatı 15 yıldan bu yana artan bir seyir izliyor. Önceleri 4-5 milyon tonlarındaydı ama geçtiğimiz yıl 10 milyon ton ithalat gerçekleştirdi. Bu ithalat zamanla artacak gibi görünüyor. Ancak dünya pazarlarında korona salgını nedeniyle, ciddi bir daralma var. İhracatçı ülkeler stoklarını arttırmayı planlıyor. Dolayısıyla fiyatlar artıyor. Türkiye’nin bu konuda daha dikkatli olması gerekiyor” şeklinde anlattı.     “4-5 SENE ÖNCE ARPA FAZLASI VARDI, BUGÜN ARPA İTHAL EDİYOR” Baytekin, salgın ilk başladığı zamanda tedbirler alınmaya başlandığı zamanda bazı yetkililerin ‘Gerekirse ithal ederiz’ açıklamasını gaflet olarak nitelendirerek, “Bu yanlış. Türkiye, 200’den fazla bitki türünü yetiştirme potansiyeline sahip. Uygun ekolojik koşullara sahip. Dolayısıyla her kalem ürünü belli bir üretim programı yapmak suretiyle üretmek mümkün. Önemli olan belli destekleri geliştirmek. Zaten desteklemelerle üretim miktarlarını rahatlıkla kontrol edebilirsiniz. Üretilen miktarı daha iyi tespit eder, programı ona göre geliştirirsiniz. Türkiye’nin 4-5 sene önce arpa fazlası vardı, bugün arpa ithal ediyor. Türkiye uzun zamandan beri soya küspesi, mısır ithal ediyor. Bu ürünlerde bir yetersizlik var ama bir bakıyorsunuz bu içerde yem fiyatlarına yansıyor. Bu baremi dikkatli ve kontrollü şekilde takip etmek gerekiyor. Bunu takip etmezseniz, üreticinin üretmekten vazgeçtiğini ya da daha az ürettiğini fark edemezsiniz. Korona tedbirleri sebebiyle pek çok tarım ürününde ithalatta vergileri kaldırıldı. Bunun bir hedefi daha var; ‘Gıdada faaliyetleri düşürürsek, enflasyonu düşük tutabiliriz.’ Enflasyonla, mücadele kapsamında hep gıda ürünleri birinci aktör oldu ama 6 ay içerisinde gübre fiyatları iki katına çıktı. Gübrede biz dışa bağımlıyız. Gübrede de gümrük vergileri kaldırılabilir ya da ithalatta sübvansiyon uygulamak suretiyle gübre fiyatlarındaki artışın önüne geçilebilir” dedi.   “ÖZEL TÜKETİM VERGİSİ KALDIRILSA, ÇİFTÇİ DAHA FAZLA ÜRETİR” Baytekin, “Uzum zamandan beri siyasetçilerin en önemli konusu olmuştur. Türkiye’de yaklaşık 1 buçuk milyon civarında traktör ve tarımda kullanılan araç var. Bu araçların mazot kullanarak devlete ödediği vergi, devletten aldıkları dönüm başına mazot desteğinin on katından daha fazla. Üreten makine ekipmanı özel tüketim vergisi ödememesi gerekir.  Özel tüketim vergisi kaldırılsa, çiftçi daha fazla üretir. Yine nakliye daha ucuz olur. Bugün Antalya’dan kilosunu 30 kuruşa aldığınız herhangi bir ürünün sırtına 30 kuruş da nakliye biniyor çünkü mazot pahalı. Tarımsal girdilerin tedarikinde de nakliye masrafları, fiyatları aktaran önemli etkenler arasında” diye belirtti.   “ÜRETİCİNİZİ KAYBEDİYORSUNUZ” “Artık dünyada da, Türkiye’de de bitkisel üretim alanlarını arttırmak mümkün değil” diyen Baytekin, şu önerileri sıraladı: “Mevcut arazilerin daha verimli ve daha yoğun bir şekilde kullanmaktan başka çaremiz yok. Ancak buğday ve arpanın ekilişinde dahi 30-35 milyon dekar azalma var. Bu azalan araziler boş kalıyor. Yerine başka bir ürün ekiliyor olsa tamam, alternatif ürünler devreye girdi derseniz ama bu da ekilmiyor. Nadas dışında Türkiye son istatistiklere göre, 4.4 milyon hektar arazi boş yatıyor. Bu arazilerin tekrar üretime kazandırılması gerekiyor. Bunun için de öncelikle üreticinin kazanması gerekiyor. Üretici kazanmazsa üretimden vazgeçiyor. Türk çiftçisi daha maliyetli bir üretim gerçekleştiriyor. Ürün hasat dönemlerinde ithalatın kesilmesi lazım ama bakıyorsunuz biçerdöver mısır hasadına giriyor ama limana mısır yüklü gemi yanaşmış. Üreticiyi memnun edecek, politikaların geliştirilmesi gerekiyor. Aynı zamanda korunması da gerekiyor. Şu anda süt ve besi yemi fiyatları çok arttı. Siz dışarıdan hayvan getirirseniz, fiyatları düşük tutarsanız, besici de vazgeçer sütçü de vazgeçer. Çünkü neticede bir ürün ortaya koyarken maliyetlere dikkate almanız lazım. Eğer dışarıdan ucuz ürün girdi,  enflasyonu düşük tuttuk diyorsanız üreticinizi kaybediyorsunuz. Uzun vadede, üreticinizin sağlıklı bir şekilde refah seviyesini yükselterek, üretime devam etmesi gerekiyor. Bunun başka bir yolu yok.”   “KÜLTÜR SEVİYESİ ARTTIKÇA, ORTAKLIKTA BAŞARIYA ULAŞMA SEVİYESİ GELİŞİYOR” Prof. Dr. Baytekin ürünleri işleyip pazara sunma ile ilgili Türkiye’nin güzel örnekleri olduğunu da söyleyerek, “Dünya’da parmakla gösteriliyor Tire Süt Kooperatifi var. Çok başarılı çalışmaları var. Hem üreticiler memnun çünkü sütü değerinin üzerinde satıyorlar. Çünkü paydaş oldukları için ve bu kooperatif çok ciddi yatırımlar yapıyor. Buna benzer, Türkiye’de çok sayıda süt ve damızlık birlikleri ve benzeri örgütleri var. Birlik yönünden Türkiye fena değil. Fonksiyonel örgütlü bir toplum yönünden biraz zayıfız, ortak hareket ile ilgili sıkıntılarımız hala devam ediyor. Bu kültür seviyesi ile ilgili. Kültür seviyesi arttıkça, ortaklıkta başarıya ulaşma seviyesi gelişiyor. Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri, yıllardır Türkiye’de atıl olarak kaldı. Ama bakıyorsunuz, bazı bölgelerde hem kalkınma kooperatifleri, kadın kooperatifleri, iktisadi işletmeler kurmak suretiyle yerelde ürettikleri ürünleri işlemek, paketlemek ve pazarlamak suretiyle üretici gelirlerini arttırmaya başladılar. Bunlar gerçekten, alkışlanacak uygulamalar. Bazı belediyeler de bunlara destek vermeye başladı, özellikle ayni destekler veriyorlar ki bazı ekipmanların alımı gerçekten zor. Tarım Bakanlığının bu kooperatiflere ve birliklere öncelik tanımaya başladıklarını da görüyoruz”  şeklinde konuştu.   “Hem bitkisel üretimde hem de hayvansal üretimde girdi kalemleri sayısı ve maliyetler çok arttı. Hangi ürüne elinizi artsanız ithal ediliyor. Dolayısıyla pazarda oluşan fiyatlarda, ithal fiyatlara göre oluşuyor” diyen Harun Baytekin, korona döneminde yaşanan ithal kesintileri, ülkelerin gıdasını koruma hamleleri üzerinden kendi tarımımızı geliştirmek adına, tekrar kendi kendimize yeten bir ülke olmak adına atılacak olan adımlarının önemini bir kez daha belirtti.   “SENTETİK KİMYASALLARIN, ETKİLERİ OLDUĞU ARTIK DİLLENDİRİLİYOR” Organik tarım ve iyi tarım projelerinden de bahseden Baytekin, “İyi tarım uygulaması ve organik tarım uygulaması birbirinden çok farklı. İyi tarım uygulamaları daha çok kontrollü ve sertifikalı sentetik kimyasal uygulamasına izin veren ve yine sertifikalı bir üretim şeklidir. Burada insan sağlığı dikkate alınarak, arazinizde ürettiğiniz her ne varsa kontrollü bir şekilde üretiyorsunuz. Ekim zamanından uyguladığınız gübre, ilaca kadar hepsini kayıt altına alıyorsunuz ve hasat sonunda neticede ürünü tahlile gönderiyorsunuz ve kalıntı analizi yaptırıyorsunuz. Kalıntı analizi temiz çıkarsa, iyi tarım uygulaması sertifikası alıp ürünü pazara gönderebiliyorsunuz.  Aynı zamanda tarlarda hijyenle ilgili tedbirleri almış olmanız gerekiyor. Organik tarımda ise; sentetik kimyasal kullanımına izin verilmiyor. Bu tamamen doğaya daha saygılı ve daha kontrollü bir üretim şekli. İnsanların pazarda organik ürünlere talep yapması, organik ürünlerin daha fazla tercih etmeye başlamasının sebebi de; tarımda ilaç yükü fazla geliyor. Tarlada bir ürüne uygulanan bütün bu sentetik maddeleri birlikte alıyoruz, kontrollü bir üretim yapılmamışsa. İnsanlar organik ürünleri tercih etmede ne kadar haklı olduklarını görüyoruz. Dünyada kanser vakaları artıyor ve bu vakaların artışında sentetik kimyasalların, etkileri olduğu artık dillendiriliyor. Bilinçli tüketicinin olduğu ülkelerde artık pamuk nasıl yetişti, yani bir tişörtü giyerken pamuğunu nasıl yetiştiği yeri ve üretim sertifikasını görmek istiyor veya domateste menşei sertifikası arıyor. Bu tercihler de haliyle tarımsal üretimi daha disipliner hale getirecek gibi görünüyor” diye anlattı.   Gizem Tuğçe BAYHAN  
Haberi Kaynak Sitede Oku